Sultan Mustafa Camii, Yeni Hamam’ın yanında 1765 yılında yaptırıl­mış. Meydanda birkaç ayak taş mer­divenle avluya çıkılıyor. Avlu dört köşe küçük kolonlar ve demir parmaklıklarla çevrilmiş. Caminin yapımı ilk olarak 1610-1620 yılları arasında Ebu Bekir Paşa tarafından başlatılmış daha sonraları inşaata uzun bir süre ara verilmiş. 1728 yılında ada Müslümanları inşaatın tamamlanmasına yönelik başvuruda bulunması üzerine Sultan III. Mustafa tarafından cami 1764 yılında yaptırılarak ada halkının hizmetine sunulmuş. Cami dikdörtgen planlı olup büyük bir kubbe ile örtülü. Caminin iç kısmı restore edilmiş. Cami 1977 yılından itibaren nikâh salonu olarak kullanılmakta.
Ali Hilmi Paşa Camii ise kale dışında, Mercantepe yolunda. Mısırlı Ali Hilmi Paşa tarafından 1909 yılında yaptırılan bir camimiz. Salonu geniş kare planı üzerine yapıl­mış olup sekiz köşeli ve dışarı çevrilmiş yalancı kubbe ile örtülü… Bu arada söylemeden geçemeyeceğim; sokak sokak gezerken bir caminin alt tarafı ile, çok küçük ve belirli belirsiz bir minarenin izlerini buldum. Grubumla yemek için sözleşmiştik ve onlarla buluşmaya gidiyordum bu yüzden tam araştıramadım ve bir saptama yapamadım ama bir daha gittiğimde ilk işlerimden biri bu yapıyı araştırmak olacak. Edindiğim bilgiyi sizlerle de paylaşacağımdan emin olabilirsiniz.
Rodos’a gittiğinizde elinize geçireceğiniz şehir krokisinde Türk eserlerini rahat görebilmeniz için size bazı yapıların numaralarını hatırlatmak istiyorum: 14-Hasan Bey Konağı; 24-Hurmalı Medrese (Sen George “Aya Yorgi” Kilisesi); 26-Süleyman Camii; 27-Kütüphane; 28-Hamza Bey Camii; 30-İmaret; 33-Sultan Mustafa Camii; 34-Yeni Hamam; 37-Ağa Camii; 41-İbrahim Paşa Camii; 43-Şadırvan Camii; 55-İlk Mihrap (Sen Katerina Kilisesi); 63-Recep Paşa Camii.
Süleymaniye Camii’nden sağa doğru devam ettiğinizde solda kalan sarı boyalı güzel bina Süleymaniye Medresesi. 1876 yılında adada sürgünde bulunan Osmanlı aydınlarının öncülüğünde yaptırılmış. İlk, orta ve lise olarak hizmet vermiş yıllarca. 1972 yılından beri ilkokul olarak da kullanılan bina Evkaf İdaresi tarafından 1976 yılında onarılmış. Bugün kapalı durumda.
390 yıl Türk egemenliğinde kalan ve mübadele esnasında İtalyan’ların kontrolünde olduğu için buradaki Türk nüfusu göç ettirilmeyen, hala da 3.500 civarında Türk’ün yaşadığını düşündüğümüz (2.000 diyen kaynaklar da var) Rodos adasında çok sayıda Türk ile tanışmayı arzulamıştım ama toplam tanıştığım Türk sayısı üçü, dördü geçmedi. Gerçi toplam 100 bin kişinin yaşadığı bir adada ve nüfusun %60'ının yaşadığı başşehir Rodos’ta kolay değil her karşılaştığının Türk olma olasılığı veya sıklığı. Keşke belli bir yer olsa da soydaşlarımızla buluşsak, tanışsak ve sohbet etsek.
Burada göreceğimiz hemen hemen toplam tüm yapı ve mimari toplam dört dönem ve kültürün meydana getirdiği eserler: En eskisi Sen Jan Şövalyeleri Dönemi (1306-1522); sonrasında Osmanlı-Türk Dönemi (1522-1912); ardından İtalyanlar (1912-1948) ve en son da Yunan ve modern dönem. Buna bir de uygarlık sayılmayacağı ama yine de bir dönemi kapsayan II. Dünya Savaşı (1943-1945) yıllarını ekleyebiliriz.
Rodos’ta Türk azınlıktan bahsetmişken yıllarca Osmanlı-Türk egemenliğinde kalmış adada Türk mezarlıklardan bahsetmek yerinde olacak. Üzerlerinde kitabe ve ara­besk kabartmalar bulunan mermer ve­ya sade kaba taştan olan mezar taşla­rı çoğunlukta Rodos’ta. Büyük çınar ağaçlarının gölgesin­de, bazen sık ve gür sabır ağaçlarının altında serilmiş mezarlar… Ortaçağ’a ait bu şehrin, adanın çevresin­de daha ağırbaşlı ve sade ama bir o kadar da farklı bir güzellik katan bu tarihi mekânlar farklı bir kültür kuşa­ğı oluşturmakta.
 
Tarihi diyorum çünkü çoğu eski ve yazıları, dönemleriyle bir çağa ışık tutuyor. Kültürel diyorum çünkü mezar taş süslemeleriyle dönemin mezar taş işçiliğini yansıtıyor. İçinde barındırdığı ağaç ve çiçek dokusuyla yine farklı bir bitki çeşitliliği ve floral zenginlik. Bunlardan en kolay ulaşılanı Murat Reis Camii haziresi. Bugün terk edilmiş olmasına rağmen ayakta kalan türbe ve mezar taşlarından tespit edebildiklerimiz içinde Murat Reis’in Türbesi kayda değer. Halk tarafından Evliya olduğu sayılan Murat Reis, sekiz kenarlı bir salon şeklinde üzeri kubbe ile örtülü bir türbe. Kuzey tarafında yer alan, dış duva­rındaki kitabede 1601 tarihi ya­zılı. Yanında Kırım han­larından Şahin Giray’ın türbesi ve aynı aileden diğer mezarlar bulunmakta. Kapalı olduğundan içeri girip ziyaretimi detaylandıramıyorum ne yazık ki. Bir dahaki sefere inşallah.
Rodos, hamam kültürünü Türk döneminden almış ama bugüne getirememiş. Hıristiyanlık nasıl Roma’dan sonra Bizans döneminde hamamları kilise yaptıysa Türk-İslam döneminden sonra Balkanlar da sıkça gördüğümüz haliyle hamamlar işlevsiz kalmış. Burada misal; Eski Hamam, Rodos’un zaptından hemen sonra yapılmış. Erkek ve ka­dın hamamı olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Erkekler kısmı soyunma yeri kare planlı ve 10 m uzunluğunda. Çatıyı taşıyan kemerli yapıdan dikdörtgen planlı dış halvete geçilir. Burası enine çapraz iki kemer ve yan duvarlar üzerine köşe kemerleriyle oturtulan üç kubbe ile örtülmüş. Ka­dınlar kısmı ise daha küçük 9 m.lik bir kare mekân olup onun da üstü çatı ile örtülü.
Aynı şekilde; Yeni Hamam, Rodos’taki hamam­ların en güzeli. Kubbe çapı 13 m.ye yakın. Halk arasında Mustafa Hamamı diye anılmasının sebebi, III. Mustafa tarafından yaptırılmış olması. Er­kek kısmına kısa bir merdivenle giri­liyor. Soyunma yeri 13 m kenarlı bir karedir. Ortada bir şadırvan, kenarlar­da tahta basamaklarla çıkılan, kısmen kafeslerle örülü sedirler var. Yapı 1862 yılında onarım görmüş. Şimdi bir tespit yapmak durumundayız. Hamamların da içine girme fırsatım olmadı maalesef. Seneye gelirsem mutlaka deneyeceğim.
Cami, hamam ve vb yapıların iyi bakılması ve işlevli kılınması Yunanistan gibi bir ülkede zor bir konu. Aksi olsa zaten olay olurdu. Nedeni ise şu: Yunanistan, Türk ve İslam kültürüne tarihten gelen bir husumetle hasmane yaklaşan ülkelerin başında geliyor. Bilhassa cami ve hamam denilince akla ilk Türk ve Türk-İslam kültürü anımsanıyor ki bu da olumsuz duyguları harekete geçiriyor. Yunanistan yıllardır ne çare okullarında o yönde eğitim veriyor ve nesillerini öyle yetiştiriyor. Bu sebepledir ki Yunanistan’da Türk kültürü, Türk-İslam eseri ve Türklük ile ilgili olumlu gelişmeler, düşünceler beklemek safdillik olur. Ola ki eğitim ve öğretimde değişikliğe gidildi, bunun için bile üç nesil gerekli. Nedeniyse açık; düşmanlık tohumu öyle iyi ekilmiş ki büyüyen kin ve nefret ağacını kurutup köklerinden yeniden dostluk fidanları yeşertmek için bir 100 yıl geçmesi lazım.
   Rodos adasında konsolosluğumuz varmış ama ben hiçbir yerde görmedim. Gerçi görsem ne olacak! Liman’ın en sonundan Türkcell çekiyor. Turdayken her akşam eşim ve çocuklarımla telefonlaştığımız için malum faturalar el yakıyor. Hele yurtdışı turlarında sermayeyi kediye yüklüyoruz nerdeyse şişkin faturalardan dolayı. Rodos’ta biraz şanslıyım zira geyiklerin oralarda az da olsa Turkcell sinyalini yakalayabiliyorsunuz. Ailemle yurtiçinde görüşüyormuş gibi bir avantajı kaçırmamak için buruna doğru yürüyorum. Kıskaç gibi bir antik liman ve kenar uçlarda biri erkek, Elefos diğeri dişi geyik, Elefin adlı heykeller var. İlki erkek olanı. Aslında burada yaklaşık 2.250 yıl önce antik dünyanın yedi harikasından biri sayılan Rodos Heykeli varmış. Gemiler devasa heykelin bacakları arasından geçerek limana girermiş. Ne manzaraydı kim bilir?  
Rodos’un ilk sahipleri Dorlar M.Ö.3’ncü yüzyılda Makedonya kralı Demetrios ile yaptıkları bir savaşı kazanınca baş tanrıları Helios’a teşekkür etmek adına bir zafer anıtı olarak bugünkü Mandraki Limanı girişine Lindos’lu heykeltıraş Khares’in yaptığı ünlü Rodos Heykeli’ni dikmişler. M.Ö.281-280 yılları arasında yapılan bu tunç heykel yaklaşık 33 m yükseklikteymiş. Yalnız heykel 50 yıl ayakta kalabilmiş çünkü M.Ö. 227’deki bir depremde yıkılmış. 400 tonu bulan kalıntılar satılmış. Rodoslularla bu konuda ortak noktamız var. Biz de tarihimizi satarız biliyorsunuz. Zaafımız ya da cahilliğimiz… Herneyse.
Limanın ucundaki yüksek burunda ortaçağdan kalma üç yel değirmeni mevcut. Bunları geçince 15. yy.dan kalma Aya Nikola Kalesi çıkıyor karşınıza; içinde de bir deniz feneri. Limanın içinde seren direkleriyle yatlar. Sur duvarı yer yer kalıntılarıyla buraya kadar kesintisiz geliyor nerdeyse. Ön duvarın hemen üstünde yer alan iki kanepeden sağlam olanına oturdum. Buradan manzaranın keyfine diyecek yok. Hava serin ama bir o kadar da güzel. Deniz, mehtap ve Rodos. Sabaha kadar oturursun, sabah olunca da yine evine gitmek istemezsin, inanın bana. Sonra saat kulesinin yan tarafında mısır satan, kestane kebap yapan satıcılar. Solda dondurmacı tombiş kız. İlerde de sütunlar üzerinde geyikler. Onun taşıyan sütunun dibinde oturmak için yer bulursanız şanslısınız; nedeni akşamları burada yer bulup oturmak için izdiham olması.
Bir çayım eksik. Ulan Osmanlı! Her yere gitmişsin ama kültürünü tam ekmemişsin. Beni buralarda bir bardak çaya muhtaç ettin. Tüm yurtdışı gezilerimde en sıkıntı yaşadığım husus; bir Türk olarak adam gibi bir Türk çayı içememek. Böyle uğraşırken ayaklarıma Rodos’un ılık suları vurdu bir yalpayla. İrkildim kendime geldim. Sanki kafamdaki düşüncelerle yoğunlaşıp kendisini dinlemediğimi anlayan eşimin beni uyarması gibi. Rodos’la ben birbirimizi özleyen iki arkadaş gibiyiz. Ben onu çok özlüyorum ve mutlaka yılda bir kez olsun gitmeyi, görmeyi istiyorum.     
Soracaksınız biliyorum Rodos’ta en görülecek ve gezilecek mekânlar nereleri diye? O yüzden peşinen söyleyeyim. Çok ada görmüş ve tekrar istemeyn okurlarım için öncelikle bana sorarsanız Rodos'ta gezilecek farklı bir mekân; Üstatlar Sarayı’dır eğer Rodos’a özel bir yer görmek isterseniz. Kale içinde şato tarzı bir yapı olan kompleksin zemin mozaikleri mükemmel. II. Beyazıt’ın kardeşi Cem Sultan da bu saray da ağırlandı ve konuk edildi.   Gözetim adlında tutulduğu konut da Saray’dan aşağı doğru inerken karşımıza çıkan Şövalyeler Sokağı’nda. Yerini tam saptayamasam da içinde Osmanlı dönemi çeşme ve mezar taşları bulunan ev olduğunu sanıyorum. Bir dahaki sefere inşallah dedim burada da… Saraydaki mozaikler gerçi İstanköy (Kos) Adası’ndan gelme ama görsellik açısından saraya çok şey kattığı bir gerçek.
Daha başka neresi derseniz Arkeoloji Müzesi’ne gidin derim müze gezmekten hoşlanıyorsanız. Hoşlanmasanız bile müze insana bulunduğunuz yerin arkeolojik geçmişini verir. Bu yüzden önemlidir. Başka; Özgürlük Kapısı’ndan geçin ve Adaya gelen konuk şövalyelerin kaldığı misafirhane tarzı hanı, mimari olarak farklı diğer bir yapıyı görün. Yürüdüğünüz sokak Fransız, İtalyan ve İspanyol yapılarıyla dolu. İçinde bulunduğunuz han benim Lefkoşa’da Büyük Han ile Bellepais Manastırı arasında benzerlik yakaladığım bir yapıdır bakalım siz aynı benzerliği bulabilecek misiniz? Müze’de eser çok ama Afrodit heykelini görün derim; şu yıkanan Afrodit’i. Aziz Markus’un aslan kabartmasını, saray kompleksindeki dev vazoyu da. Aslında daha çok eser var sayabileceğim ama dedim ya bu yazım Rodos’un Helen ve Roma dönemini anlatmak ve reklamını yapmak değil. Amacım Türk eserlerinin içinde bulunduğu içler acısı duruma dikkat çekmek.
Biraz da yemek konusuna değinecek olursak; Rodos’ta yenilecek yemekler arasında ilk başta deniz mahsulleri var. Özellikle değişik bir kalamar yemek isterseniz Rodos doğru adres. Yuvarlak halka şeklinde doğranmayan, kayık tabakta kıpkırmızı ve bütün olarak servis edilen bir kalamarı masanızda görmek isterseniz en yakın tavernaya girin ve fiyat sorduktan sonra siparişinizi verin. Rodos’ta kalamar yemek fiyatça bizden daha uygun diyebilirim. Rodos’ta yemek fiyatları aynı bizde olduğu gibi restorandan restorana fark ediyor. Bir de tavernalar burada restoran işlevi görüyor; bizim anladığımız gibi illaki sirtaki oynanan ve tabak kırılan yerlerden değil.
Ya balığın yanına ya da tek başına üstü feta peyniri ile süslenmiş salata. Buna Yunan salatası diyorlar; sinir oluyorum. Anadolu’da çok bilinen ama artık son yıllarda yapılmayan bir salatadır bahsettiğimiz. Çocukluğumda Ödemiş’te sıcak yaz günlerinin öğle öğününü geçiştirmede tercih edilen karpuz-peynir-ekmeğe rakip diğer bir hafif yemektir, yiyecektir. Rodos’ta kalamar ve salatanın önünden balık çorbası iyi gidiyor. Çok açsanız balık ekleyin aynı menüye… Bu üçünü deneyin yeter.
Rodoslular da çupra balığını seviyorlar. İçecek tercihini size bırakıyorum. Meyveli yoğurt da yine farklı bir tat. Yalnız ne olursa olsun ben her yemekten sonra mutlaka çay içerim, en azından içmeyi denerim. Rodos’ta oturup çay içebileceğiniz güzel bir meydan var eğer manolya ağaçlarının altında oturup bir öğle sonrasını veya akşamüstünü yaşamak istiyorsanız. Gündüz serinlemek için veya akşam yürüyüşleri için ise Kum Burnu’ndan Elli Plajı’na yürüyün. Eğlencenin merkezi ise Ippokratous Platea yani Hipokrat Meydanı…
Ben kalabalık ve gürültüden hoşlanan biri değilim. Benim gibi kitap okuma sevdalısıysanız ve de yazma, o zaman size daha içerdeki sakin mekânlarda vakit geçirmenizi öneririm.
Karar size kalmış. İyi Geziler.