Her çıkışın bir inişi vardır, der atalarımız. Koskoca Osmanlı imparatorluğu bile 623 yıllık saltanatın sonunda yok oldu gitti. Geçmişte Menderesler, Özallar tek başına iktidar olunca, güç bende nasıl olsa, istediğim gibi at koştururum, dediler. Ancak bazen ordu, bazen halk bunun mümkün olmadığını hatırlattı, Tarih tekerrürden ibarettir. Eğer geçmişten ders almazsan sonucuna katlanırsın. Erdoğan da aynı hataya düştü, sıra kendisinde. Yolsuzluk patlak verdiğinden beri bakıyorum, başbakan ve avenesi debelendikçe batıyorlar. Büyük telaş içindeler. Tabi böyle bir şey beklemiyorlardı. Neye uğradıklarını şaşırdılar.

İlk örnek Arınç: Baskından başbakan, içişleri bakanı habersiz. Basından öğreniyor her şeyi. Bu kadar acıklı bir şey olabilir mi?” Buradan “Demek ki önceleri haber veriliyordu. Onun için hiçbir şey ortaya çıkmamış.” anlamı ortaya çıkmıyor mu? Başbakan, “Muhalefet istiyor diye bakanlar istifa mı edecekler, ya da ben, bakanlarımı istifaya mı çağıracağım? Olacak şey değil.” dedi. Geçmişte “yolsuzluğu babam yapsa cezalandırırım” diyen kimdi? Ve bir daha böyle bir şeyle karşılaşmamak için iktidar, önlem üstüne önlem alma çabasına girişti. İlk önlem yolsuzluk operasyonunu yürüten emniyet ve şube müdürlerini, memurları görevden alıp soruşturmanın derinleşmesini engellemek oldu. Ve ilk kez bir başbakan yolsuzluğu değil, yolsuzluğu ortaya çıkaracakların üzerine gitti.

Ardından hızla Adli Kolluk Yönetmeliği değiştirildi. Basının emniyete girişi yasaklandı. Buna göre başbakan ve bakanların haklarındaki şikâyetlerden haberleri olacaktı. Bunun anlamı şuydu. Başbakan ve bakanlar ülkeyi, halkı diledikleri gibi soyabileceklerdi. HSYK, yönetmeliğin yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı, Anayasa ve kanun hükümlerine açıkça aykırı olduğunu vurguladı. Hemen feryat başladı. HSYK açıklaması korsan bildiri, yargıya müdahale imiş. Acaba hangisi yargıya müdahale? Neyse ki Danıştay bu yürütmeyi durdurdu.

Ardından AKP’den istifalar başladı. Hatta Erdoğan Bayraktar, milletvekillik ve bakanlıktan istifa etti. Açıklama yaparak “Soruşturma dosyasında yer alan imar planlarının çoğu Sayın Başbakan'ın talimatıyla yapıldı. O da istifa etmeli” demesi ilginçti.

Hükümette istifalar yaşanırken İstanbul’da 100 milyar lira yolsuzlukla ilgili ikinci operasyon iddiası ortalığı karıştırdı. İddiaya göre, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Akkaş, aralarında Bilal Erdoğan, bürokrat ve işadamlarının da bulunduğu 30 isme yönelik yeni bir operasyon emri verdi. Hâkimden gözaltı iznini aldı. Ancak Başsavcı Çolakkadı, talimata uyarak dosyayı elinden, Akkaş’ı görevden aldı. Akkaş: “Mahkeme kararına uymayan sıralı amirler suç işlemiştir. Şüphelilerin kaçmasına, delil karartmasına imkân verilmiştir.” dedi. Dediği gibi Bilal Erdoğan ortalıkta yok. Yurt dışına kaçtığı söyleniyor. Suçlu değilse niye kaçtı? Eski Yargıtay başkanı Sami Selçuk, savcının soruşturmanın imparatoru olduğunu, kimsenin ona karışmaması gerektiğini ifade ederek “Suçluyu da suçsuzu da yargı saptar.” dedi. Zaten hukuk devletinde yürütme yargıya meydan okuyamaz, emir ve talimat veremez, soruşturmaları engelleyemez. Çekin elinizi yargının üzerinden. Ak mısınız, kara mısınız anlayalım.  

Başbakan Yardımcısı Bozdağ, yolsuzluk soruşturmasını sızdırdılar diye savcı ve polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. İçişleri Bakanı Güler oğlu ile yaptığı telefon konuşması tapelerine görüşmede olmayan parasal ekler yapıldığını söyledi. Oysa önceki davalarda gizli kalması gereken tapeler medyada sayfa sayfa yayımlanmış, tapelerde değişiklik ve ekler yapıldığı açıklanmış, hiçbirinin kılı kıpırdamamıştı.

Olayda ele geçen delillerle ilgili açıklamalara gelince. Efendim, evden çıkan 4,5 milyon dolar bağış parasıymış, okul yapımında kullanılacakmış. Birincisi bağışlar dolar olarak mı yapıldı? Hadi buna tamam dedik, bu kadar para neden bankada değil de evde? Niye evinde tutarsın?

Okyanus ötesinden gelen ”Hırsızı görmeden, hırsızı yakalayanın üzerine gidenlerin evlerine Allah ateş salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun.” bedduasına karşı başbakan “Bedduaya lanet, duaya davet” sözünü ağzına sakız etti. Anlamadığım nokta başbakan buna neden alındı? Hırsız sen değilsen sana ne? Ardından cemaatçi Gülerce’nin önerisi: “Gelin birbirimizi fazla hırpalamayalım, barışalım.” Demek ki ikisi de birbirinin yamalı bohçası imiş. Ayıplarını örtüyorlarmış. Başbakanın “Ne dediniz de yapmadık ki” sözü bunu doğruluyor.

Bir de başbakanın başdanışmanı Akdoğan devreye girdi. Cemaatten intikam alıyor ya! Cemaat orduya kumpas kurmuş. Madem orduya kumpas kurulduğunu biliyordunuz, neden engel olmadınız, göz yumdunuz? Şimdi mi aklınıza geldi? Be yüzsüzler, utanmaz arlanmazlar. Siz değil miydiniz davalar açıldığında zil takıp oynayan? 28 Şubatın öcünü almak için yüzlerce TSK mensubunu hapislere doldurup binlercesini zorla emekli eden, ya da istifa ettiren? Utanmadan şimdi nasıl söylersiniz bunları? Bunu itiraf ettiniz de geceleri nasıl uyuyabiliyorsunuz? Hapiste ölen, hasta olan, bilincini yitirenler vicdanınızı hiç mi sızlatmıyor? Yazıklar olsun hepinize.  

Saygılarımla, hoşça kalın.