Atatürk, tarihte en çok Hz. Muhammed’den etkilenmiştir. Peygamberimizden ‘Bizim adımız silinir, ama o ölümsüzdür.’ diye söz eden birine nasıl dinsiz denir? 1931’de yaşanan bir örnek, İslam düşmanı bir doğubilimcinin Hz. Muhammed hakkında yazdığı bir kitabı tercüme eden bir yazar, eserini Atatürk’e sunar. Kitap Peygamberimizi, yakınlarının telkiniyle davranan, kişiliksiz bir derviş gibi göstermektedir. Atatürk kitabı inceler, sonra tarihçi Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’ı çağırtır ve kitap hakkında fikrini sorar. Günaltay, ‘Ele alınacak bir şey değil, bir facia Paşam.’ Günaltay’ın sözünü bitirmesini beklemeden Atatürk yerinden fırlar, Başbakan İsmet Paşa’ya dönüp ‘Bu paçavrayı toplatın ve tercümeyi yapanı da devlet hizmetinde kullanılmamak üzere hükümet kapısından uzaklaştırın.’ der.

 

Bundan sonrasını yazar Muhittin Nalbantoğlu’nun kaleminden izleyelim, ‘Hz. Muhammed’i bana cezbeye tutulmuş, sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar O’nun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Hz. Muhammed, Uhud Harbi sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak galip düşmanı takibe kalkışmasaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.’ (Türk Orduları Başkomutanı, İslam Ordularının Ebedi Başkomutanı Hz. Muhammed’i Anlatıyor. Muhittin Nalbantoğlu)

 

Atatürk, İslam dünyası ile çok iyi ilişkiler geliştirmiştir. İran-Irak ve Afganistan ile Sadabat Paktı’nı kurarak, Hıristiyan haçlı saldırılarına karşı Müslüman ülkelerle birlikte hareket etmiştir. İran şahı Pehlevi  ve  Afgan Kralı Amanaullah Han ile yakın dosttur. Atatürk, 1937’de Filistin’e yönelik bir saldırı olacağını öğrenince ‘Filistin’e el sürülmez.’ diye bir bildiri yayınlayıp Müslüman Filistinlilerin yanında olduğunu herkese göstermiştir. Bu hizmetleri nedeniyledir ki, Atatürk vefat edince, dönemin Hindistan İslam Birliği Başkanı, daha sonra Pakistan'ın kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah, üzüntüsünü ‘O’nun şahsında yalnız İslam âlemi değil, bütün dünya en büyük insanlardan birini kaybetti’ sözüyle dile getirmiştir. Yine önceki yazılarımda Atatürk’ün 1926 yılında Peygamberimiz Hz. Muhammed’in mezarı ile ilgili Suudi Arabistan kralına çektiği telgraftan bahsetmiştim. Telgrafta ‘Hz Muhammed'in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanetin bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ diyen O’dur.

 

O’nun döneminde kimse şapka giymedi diye idam edilmemiştir. İdam edilenler ya vatan haini idiler, ya da devrimlere karşı halkı kışkırtmışlardı. İstiklal Mahkemeleri de dini gerekçelerle tek bir din adamını idama mahkûm etmemiştir. Bu iddialar, Atatürk düşmanlarınca uydurulmuş yalan ve safsatalardır. Cumhuriyet'in ilk Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat Börekçi, Atatürk'ün kendisine duyduğu saygıyı şöyle anlatır, ‘Ata'nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılar, ezilir, büzülürdü. ‘Paşam beni mahcup ediyorsunuz’ deyince ‘Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın gereğidir.’ derdi. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.’ (Atatürk ve Din Eğitimi - Ahmet Gürtaş - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları s.12)

 

Kuran’ın halk tarafından anlaşılarak okunması Atatürk’ün dine olan inancının ve dine hizmetin bir örneğidir. Osmanlı döneminde yaşanan din gerçek İslam'dan uzak, hurafeler ve batıl inançlar üzerine kurulu bir dindi. Ülke hızla karanlığa gidiyordu. Bunu önlemenin tek yolu halka gerçek İslam'ı anlatmaktı. Yani içinde hurafeler, batıl inançlar olmayan, akla, fenne, ilme uygun gerçek İslam’ı yaşatmak. Atatürk bu konuda şöyle der: ‘Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyor. Bunun için Kuran, Türkçe olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim amacım halkım arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu anlasın.’

 

Atatürk sürekli Anadolu'yu dolaşarak, halkının yanında olmuş, sorunlarını dinlemiş, Cumhuriyetin kurulmasına yardımcı oldukları gibi korumalarını da istemiştir. Eşi Latife Hanım ve Kazım Karabekir ile birlikte Balıkesir’i bir ziyareti sırasında (7 Şubat 1923) öğleyin Zağnos Paşa Camii'nde okunan mevlitten sonra minbere çıkıp cemaate söyle seslenmiştir, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.’ İslam hakkında bu kadar güzel fikirlere sahip olan ve her ortamda bunu dile getiren Atatürk, açıktır ki Allah'ın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan bir Müslüman’dı. Daha 7 yaşında iken annesinin isteğiyle Kuran’ı hatmedip 8 yaşında tamamını ezbere okuyan insana dinsiz demek haksızlık değil mi?

 

Aslında Atatürk kişisel olarak, inanmış, inanmamış önemli değil. Bunu kanıtlamam da gerekmiyor. Ancak O’na dinsiz deyip bir kesimin gözünden düşürmelerini de kabullenemem. O, önce Kurtuluş Savaşı’yla sonra Türk Devrimi’yle Müslüman Türk insanını iki kere kurtarmıştır. Bu nedenle her Türk’ün ve Müslüman’ın Atatürk’e çok büyük bir minnet borcu vardır.

 

Saygılarımla hoşça kalın.