Seyfullah Ayvalı Yazdı...

Dünya’nın Korona virüsü ile başı belâda. İnsanlık, doğaya yaptığı ihanetin bedelini her geçen gün biraz daha ağır bedellerle ödemeye başladı. Bir parçası olduğu doğanın dengesini bozdukça kendi dengesinin de bozulacağını farketmeye başlayan insanoğlu, sanayi devriminden bu yana enerji ve ticaret savaşlarının kör ettiği gözleri ve vicdanlarıyla acı gerçeği görmek zorunda kaldı. Emperyalizmin vahşi dişleriyle  doğayı dişlerken, aslında insan eti dişleyen yamyam bir yaratık ortaya çıkardığına şahit oluyoruz. Küresel ısınmadan, satılık vekalet savaşlarına, dengesiz gelir dağılımı, dengesiz beslenme ve salgın hastalıklara kadar uzanan bu süreç, umulur ki, Korona kabusunun ardından daha iyi anlaşılacaktır. Batıda empeyalizmin şımarttığı bireylerin, küresel tehlike karşısında marketlere koşarak neden tuvalet kağıtlarına saldırdığını uzun uzun düşünmek durumundayız. Tüketmekten başka hiçbir şeye önem vermeyen bu anlayışı beslediğimiz sürece başımıza daha neler geleceğini şu günlerde daha iyi anlamamız gerekiyor.  

Seyfullah Ayvalı Yazdı...

Geldiğimiz noktada başta Amerika, İngiltere, İtalya, İspanya, Fransa, Almanya üzere dünyanın hemen hemen tüm ülkeleri bu salgının doğal sınavında hazırlıksız, çaresiz, tedirgin bir halde çözüm arıyor. Tüm dünya, sağlıktan ekonomiye, sosyal hayattan psikolojik dengelere kadar acı reçetelerle karşılaştığı bu süreçten, kurtulmaya çalışıyor. Korkuyor, endişe ediyor, ucu görünmeyen bir tünelde kalmışçasına stres üstüne stres yaşıyor. Kimi ülkeler herkese para dağıtarak aldığı kararlara halkından destek isterken, kimisi hayatı durdurma pahasına insanları koca koca şehirlere hatta evlere, odalara hapsediyor. Dünya adeta yarı kapalı bir cezaevine dönmüş durumda.

Öte yandan birbirine giren Avrupa birliği, sesi soluğu kesilen Dünya Sağlık Örgütü, bir valinin karşısında süt dökmüş kediye dönen ABD yönetimi, koca koca ülkelerin çöken sağlık sistemleri, İngiltere kraliyet ailesine kadar ulaşan virüs illeti, imdat ve işbirliği haykırışları arasında yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu akıllara getiriyor. Gündemin karanlık sayfalarında konuşulan dünyanın tek merkezden yönetilmesi fısıltıları, onlarca yıl önce küresel baronların hazırladığı raporların hedefleriyle birebir örtüşüyor gibi.  Çin ve müttefiki Rusya’da sorunun kısmen kontrol altında görülmesinin yanında, Çin ile arasını düzelten Güney Kore’nin de kısa sürede sorunun üstesinden gelmiş olması, akıllara uyguladıkları yöntemlerin başarılı olmasından çok, sanki daha önceden hazırlıklı oldukları düşüncesini getirmiyor değil. Batı tarafından sürekli köşeye sıkıştırılmak istenen doğunun, salgının ekonomik ve siyasi sonuçlarını tasarlayan bir akla sahip olup olmadığını gelecekte hepimiz daha iyi gözlemleyeceğiz.

Türkiye tüm bu olan bitenin içinde varlık ve beka mücadelesini sürdürürken karşılaştığı küresel sorunla, elbette ki baş edecek güce ve iradeye sahip bir ülkedir. Ülkemiz dünya ile entegre bir şekilde kendi belirlediği politikalar ve bilim kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda bir çok karar alıyor ve uyguluyoruz. Salgının Çin’de can almaya başlamasının hemen ardından Çin ile ulaşımı, İran’a bulaşmasının ardından da sınır kapılarındaki güvenliği artıran Türkiye, Avrupa’ya nazaran sorunu erken farketmişti. Böylece Türkiye, mart ayının ortasına kadar salgından uzak durmayı başarmıştı. Ama açıkçası “tehlike görüldükten sonra önlem alma yaklaşımı” alışkanlığa dönüşünce; bu erken farkediş, “Avrupa’da henüz vaka görülmedi” düşüncesiyle ilk Korona vakasını Türkiye’ye taşıdı. Ardından “henüz Suudi Arabistan’da vaka görülmedi” düşüncesiyle salıverilen umreciler, ikinci dalgayı oluşturdu. Bu arada yurtdışından gelenler için zorunlu karantina kararı alınmadan önce Avrupa’dan gelen gurbetçilerin kontrolsüz dolaşımı da ülkemizdeki vaka sayısını artırdı. Şimdi dış dünya ile tüm bağlantılarımızı koparmış durumdayız ama ne yazık ki, artık yurtiçi kaynaklı yayılmaları kontrol etmeye çalışıyoruz.

Türkiye’de ilk vakanın görülmesinden bu yana Sağlık bakanı ve diğer bakanlar başta olmak üzere Cumhurbaşkanı bir çok açıklamada bulunuyor. Önlem ve destek paketlerini açıklıyorlar. Ben açıkçası rakamların doğru, açıklamaların ise gecikmeler olsa bile yerinde olduğunu düşünüyorum. Destek paketlerini ise, bazı sabırsızların sırf muhalefet olsun diye yaptıkları spekülatif yorumlara rağmen, imkanlar doğrultusunda samimi ve kapsamlı buluyorum. Toplumun küresel bir sorunda yaşayacak olduğu sorunları bir günde çözebilen bir ülke olmadığını bildiğim için, devletimizin ve milletimizin de bu süreçte yaşanan ve yaşanacak sorunları, görülen eksiklikleri ve ortaya çıkan talepleri zaman içinde adım adım halledebilecek güçte olduğuna inanıyorum.

Tüm dünya ülkeleri gibi ilk kez karşılaştığı bu sorunla etkin bir mücadele vermek isteyen hükümetin, ülke ekonomisinin amiral gemilerini desteklemek amacıyla yapmış olduğu  konut satışlarında peşinatı %10’a çekme ve THY biletlerinde KDV oranlarını %1’e düşürme hamleleri, her ne kadar daha bir hafta geçmeden “hayatı durdurma” hamlesiyle boşa düştüyse de, ben bunu ilk kez karşılaşılan bir sorunda yaşanabilecek bir takım öngörü eksiklikleri olarak yorumluyorum. Yani sıklıkla eleştirilen bu gibi kararların, sürecin geneliyle ilgili muhalefet malzemesi  olarak kullanılmasını art niyetli değilse bile,  en basit tabiriyle tutarsızlık olarak görüyorum.

Sürece yönelik yapılan sosyal medya eleştirilerinde “her biri sağlık sektörü uzmanı, sosyolog ya da ekonomist” kesilen bazı kişilerin, birlik beraberlik vurgusundan, moral mesajlarından çok, siyasal ajandalarını kurcalamasını, kin, nefret ve güvensizlik aşılayan sözler sarfetmesini, alaycı bir dille kendilerindeki öz güven eksikliği milletimize maletmesini ve böylece içinde yaşadığımız geminin güvertesini delmeye kalkışmalarını esefle kınıyorum.

Eleştirilecek, endişe duyulacak ya da siyasal iradeden talep edilecek şeyler yok mu? Elbette ki var…        

Mesela testleri pozitif çıkan vatandaşlarımızın temasta bulunduğu yakın çevresinin ne kadar izole edilip edilmediğiyle ilgili bir takım soru işaretleriyle karşı karşıyayız. Pozitif vaka sayısının artışı ya da oranlarına bakarak acilen daha fazla sayıda test yapılması gerektiğini söyleyen bilim kurulu üyeleri var ama, bakanlığın aldığı karar, testi pozitif çıkanlarla temas edenleri izole etmek ve belirti göstermesi halinde teste tabi tutmak yönünde. Bazı nüfuslu, ünlü ve varlıklı kişilerin virüs testlerinin pozitif çıkması halinde hemen yakın çevresinin ve son 14 günde temas ettiği kişilerin tamamının izole edilerek teste tabi tutulduğunu haberlerden izliyoruz.  Üstelik her gün ekran karşısına geçen sağlık bakanı ve bilim kurulu üyeleri de yöntemin bu olduğunu ısrarla söylüyor. Ancak ilçemiz Tire’de görülen vakaların yakın çevresinin ne kadar izole edildiği konusunda halkımızdaki bilinçsizliğe dayanan bazı kaygılar yaşıyoruz. Bu konuda hastanın yakın çevresine form imzalatılarak evinde izole oturması gerektiğinin tebliğ edildiğini, sadece belirti görülmesi halinde hastaneye gitmesi gerektiğinin söylendiğini biliyoruz  Ancak  bunun ne kadar hayata geçtiği konusunda derin endişeler yaşıyoruz. Örneğin pozitif ölümlü vakanın İzmir’e gitmesi, taziyeleri kabul etmesi mutlaka resmi raporla mı kontrol edilmeliydi bilemiyoruz. Acaba hastalık şüphesiyle durumu teste gönderilen kişilerin yakın çevresi 3-4 gün süren test sonucu belirlenme sürecinde bir ön tedbir olarak izole olması sağlanamaz mı? Nitekim test sonucu henüz gelmedi denilen vatandaşımızın vefatının ardından çıkan raporda pozitif korona hastası olduğu ortaya çıkmadı mı? Ve korkulan olmadı mı? Eski bakanımız ve belediye meclis üyemiz sayın Halil Çulhaoğlu, bu vakanın temas grubunda yer aldığı için virüse yakalanmadı mı? İşte sadece bu nedenle bile ilçemizdeki yetkililerden hassasiyet beklediğimizi bir kez daha yinelemek istiyorum. Lütfen ilçemizde görülen pozitif vakaların temas ettiği kişileri daha sıkı bir şekilde kontrol ederek izole olmalarını sağlayınız.

Bir başka konu ise her akşam okunan dualar. Evet bu diyanet işlerimizin bir görevi. Ancak kötü hoparlörlerden ve ses yüksekliği ile birlikte çıkan cızırtılar eşliğinde mi yapılmalı. Daha kaliteli bir yayın yapma şansı yok mu? Ve asıl önemlisi camiler malum kapalı. Ve din görevlilerimiz boşta. Acaba diyorum, evde olması gereken ve yardıma muhtaç durumdaki 65 yaş üstü vatandaşlarımızın ihtiyaçlarını zabıta ve  polis değil de din görevlilerimiz mi adreslerine ulaştırsa? Hem dini hem de sosyal açıdan daha uygun bir iş yapılmış olmaz mı? Sonuçta onlar da devletin memuru değil mi?

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı ve başlattığı dayanışma amaçlı “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” bağış kampanyasını olumlu bir girişim olarak gördüğümü ifade ederek; 2020 yılı itibariyle umreye ve hacca gitmek için birikmiş başvuru sayısı olan 2 milyon 300 bin kişiden, bu yılki 83.340 kişilik kontenjan nedeniyle gidemeyen vatandaşlarımıza seslenmek istiyorum. En ucuz hac ve umre ibadetinin 25 bin lira olarak düşünürsek bu vatandaşlarımız bu bütçeyi ya hazırlamış ya da yatırmış durumdaydı. Şimdi yaşadığımız süreçte hazırladıkları bu bütçeyi “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasına bağışlamalarını rica ediyorum. İnanın hac ve umre ibadetinden daha çok sevap kazanırlar. Ve böylece, hiç değilse polisin yüzüne tüküren umrecinin yarattığı kötü intibayı bir nebze olsun kaldırmış olurlar.

Ve Kızılay…Tam da bu zamanlarda… Daha birkaç ay önce Ensar vakfında yapılan bağış işleminde şaibeli bir şekilde aracı olduğu için yoğun olarak eleştirildiğini dikkate alarak, Korona ile mücadelede daha aktif görevler üstlense nasıl olur acaba?

Her şeye rağmen ben inanıyorum. Ülkemiz bu musibetten sağ salim çıkacak. Yeter ki, tehlike geçene kadar evde kalmaya çalışalım ve sosyal mesafemizi koruyalım. Ama sakın ola ki, gönül ve sorumluluk temasından vaz geçmeyelim.      

Güncelleme Tarihi: 31 Mart 2020, 17:03

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER

banner214

banner227

banner234