Ben Türk milliyetçisiyim...

Türk Ülküsünün ilkelerini Atatürk'ten, itibarını Atsız'dan, itimadını da Türkeş'ten öğrendim.

Ben Türk milliyetçisiyim...

Ben Türk milliyetçisiyim. Türk Ülküsünün ilkelerini Atatürk'ten, itibarını Atsız'dan, itimadını da Türkeş'ten öğrendim. 19 Mayıs’ta kararlılığı, 23 Nisan’da umutlanmayı, 30 Ağustos’ta Sakarya’dan Dumlupınar’a uzanan şahlanışı, 29 Ekim’de yeniden doğuşunu bilirim Türk Milletinin... Mete Han’dan Alper Tunga’ya, Kültigin’den Atila’ya, Alparslan’dan Timur’a, Fatih’e kadar aleme nizam ve Turan için tüm alperenlerin Kuvay-i Milliye’de nasıl da Hasan Tahsin, Yörük Ali, Ayşe Çavuş, Çiftlikli Kübra,  Gökçe Hüseyin oluverdiğini bilirim. Kadir gecesinde işaretlenen ilahi mesajın Maturidi, Yesevi, Korkut Ata, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Pir Sultan ve Yunus’un Taptuk Emre dergahında nasıl anlaşıldığını, nasıl yaşandığını, nasıl taşındığını da bilirim….   

“Bir başkadır Benim memleketim” derken duygulandım. “Irmağının akışına ölürüm Türkiye’m” derken ağladım... İzmir marşıyla Mustafa Kemal adını mücevher taşa yazmayı, Onuncu yıl marşında açık alınla gezmeyi öğrendim... “Çankaya yokuşunda Asya'nın Bozkurtları” marşında defalarca “Tanrı Türkü korusun” duasını yaptım. Zeybekle şahlandığım, Mehterle coştuğum anlar da hiç de az değildir hani…

İsmail Coşar'dan Kur'an ve ezan, Kani Karaca'dan Mevlid-i Şerif dinlerdim. Itri'nin tekbir ve salavat bestesiyle kim bilir kaç defa titredim. Dualarda kendime çekilip ellerimi, avuçlarımı unuttuğum anlar olurdu…

Aslında bunlar değil miydi bizi biz yapan, ruh estetiğimizi düzenleyen kodlarımız? Milliyetçi, Ülkücü, demokrat, Sosyal Demokrat, liberal, sağcı  ya da solcu olabilirsiniz ama, kalbimizdeki, vicdanımızdaki milli kaleler bunlar değil miydi? Sevmeyi, anlamayı, hissetmeyi, zalimin karşısında durup, nerede olursa olsun mazluma kol kanat germeyi bunlardan öğrenmedik mi? Ağacın nasıl budandığını, alın terinin nasıl silindiğini, bir tas ayranın nasıl bölüşüldüğünü, hasat vakti geldi mi bir dal meyveyi “kurdun kuşun hakkı” deyip ayırmayı hep bu derin çağlayanlardan öğrenmedik mi? Demire su vermenin ne demek olduğunu, birlik olmayı, dirlik olmayı, millet olmayı bunlarla başarmadık mı? Bu değerler değil miydi bizi Türk yapan, Müslüman yapan, insan yapan, biz yapan?

Şimdi bize ne oldu? Neden insanlığı yerle yeksan eden bir bela önce bizi düşündürmez? Önce bizi kendimize getirmez, neden önce bizi utandırmaz? Biz ki, doğayı bozmanın yok olmak, dirliği bozmanın tükenmek, birliği bozmanın dağılmak, töreyi bozmanın ölmek olduğunu düşünmez miydik?

Şu hale bakın. Keşke Onuncu yıl marşıyla salavatı karşılaştırmasak, yarıştırmasaydık. Keşke ezanın, duanın, salavatın, türkünün, marşın da bizim olduğunu, bizden olduğunu, güzel okunduğunda ruhumuzu beslediğini unutmasaydık... Söyler misiniz bana, salavat ve türküler ne zamandan beridir slogan gibi atışma ve rekabet aracı oldu?

Ya ihtiyaç sahibi insanlarımıza ulaştırılan yardımların birer reklam ve şov etkinliğine dönüştürülmesine ne demeli? Hani sağ elin verdiğini sol el görmezdi ? Ne oldu iyiliğin gizli yapılanının daha makbul olduğu düşüncesine? Fatih'in kanunnamesinde karanlık bastığında kimseler görmeden dağıtılan yardımlar hiç mi bir şey anlatmıyor bize? İki ekmek dağıtmak nasıl oluyor da sosyal medyada her şeyden fazla yer bulabiliyor kendine? Yardım dağıtırken yandaş gözetmek de nereden çıktı? Ya ekmek dağıtanları paralel devlet kurmakla suçlamak da ne oluyor? Ya da fuar alanını hastane yaptım yalanını gözümüze sokmak? Ya da koskoca iktidarın kolonya, peçete, maske dağıtması neden bu kadar reklam yapılır ki? Bunları bile eline yüzüne bulaştıranlar nasıl oluyor da alkış bekliyorlar? Ya bu ülkenin imkânlarından kazandığını bu milletten saklayanlara ne demeli? Böyle günlerde bile fırsatçılık, karaborsacılık, stokçuluk yapmak da neyin nesi? Hani komşusu açken tok uyuyan bizden değildi. Komşuya verilen iki tas çorbayı herkesin görmesini istemek nasıl bir akıl tutulmasıdır?

Vicdanımız mı kurudu? Şuurumuzu mu kaybettik?

Sahi bize ne oldu?

Bu gün yüce meclisimizin açılışının 100. Yıldönümü. Kurucu meclisin içindeki insanların ulusal egemenlik mücadelesinde böyle ayrılıkları, gayrılıkları var mıydı? Kim ekti içimize bu nifak tohumlarını? Doğruya doğru , yanlışa yanlış, haine hain, ihanete ihanet demekten neden vazgeçtik? Nasıl da unuttuk haksızlığa karşı susan dilsiz şeytan”ı… Vatanseverliği yüceltmek, milli değerleri yaşatmak neden bu kadar anlaşılmaz hale geldi?    

Gelin hep birlikte Türk’ün çelikten iradesini, ipekten vicdanını yeniden hatırlayalım. İyiliğin propaganda olmadığını, dayanışmanın alkıştan çok sorumluluk duygusunun bir gereği olduğunu, törenin kadim anayasa, devletin ebed müddet, milletin yüce bir kurultay olduğunu anımsayalım. Hamasetten, ihanetten, hakaretten, melanetten, zulmetten, rezaletten, cehaletten ve kula minnetten uzak duralım…

Yüce meclisimizin ve devletimizin kurucularını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün toplum ve siyaset anlayışını bir kez daha anarak, Cumhuriyetten vazgeçmeyelim...   

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER

banner214

banner257

banner227

banner234