Öykü
 
İnsanın, babasının çocukluk arkadaşının yanında iş bulması, güvenli bir iş bulmanın yanında ortama daha çabuk alışmak, kendini göstermek bakımından da çok yararlı. Eskiden Yaşar amca, derdim; artık usta diyorum. Saygı işin temeli. O da zaten rahmetli arkadaşının oğlu olduğum için daha bir sıcak, daha bir babacan karşıladı.
Yaşar amca, asıl babacanlığını da birkaç ay sonra gösterdi;  “Bak oğlum” dedi, “Benim oğlan okudu, gelip bu işi yapmaz. Kızın da tutup bu işi yapmayacak yok. Ama ben işin benden sonra da sürmesini, dükkanın açık kalmasını istiyorum. Şimdilik ben sana kardan belli bir yüzde vereyim, gerisini bir daha düşünürüz. Sana da çok çalışıp bu dükkanı ayakta tutmak kalıyor.”
Yalnız, usta son olarak bir şey daha söyledi: “Şimdi biraz kredi borcu ile yazlığın taksidi var; bunların yanında da ufak tefek de olsa, oğlanla kızın sıkıntıları. Onlar da bitsin, yüzdelik çalışmaya o zaman başlayalım.”
Usta, ardından bir de şunu ekledi, “Nasılsa üç gün sonra kârâ ortak olup, çuvalla para kazanacaksın, şimdilik haftalığını düşük tutalım, işveren gibi sigortanı da aldığın paradan öde. Öyle yapalım ki, hem bir işletmenin ne denli masraflı olduğunu öğren hem de bu senin ortaklığa giriş için katkı payın olmuş olsun.” 
                                                              …
Birkaç ay sıkıntı çekilecek belki ama; sonra? Üç beş ay, bilemedin bir yıl sonra, artık yüzde kaç olacaksa, gelsin paralar. Ustanın bu arada işçi azaltmasının da, giderleri azaltıp, ortaklığın başlama gününü kısaltacağı ortada.
                                                             …
Fakat borç bu, durduğu yerde durmuyor, artıyor; ben işe başlamadan önce ustanın sandığımdan çok borcu birikmiş. Yılı bitirdik, güzel de iş yapıyoruz, para kazanıyoruz; ama, ustanın kredi borcunu yarılayamadık. Arada yazlığın yüklü taksitleri olmasa yine de ortaklığı başlatalım, diyecem; yazlığın borcundan ona da yüzüm tutmuyor. Öyle zaman geliyor ki, canım acıyor, “Eşten dosttan borç bulayım da şu adamın sıkıntılarını dindireyim.” diyorum. Gel gör ki, herkes kendi derdinde, kimden bulursun.
İçimden “Kendine bir ek iş bul Mehmet, koskoca ustanın bu zorlu durumuna, bu ağlamaklı haline duyarsız kalamazsın” sesleri geliyor, bastırıyorum.
                                                             …
İkinci yılın sonuna doğru kredi taksitleri bitip yazlığın borcu da sona yaklaşınca oldukça umutlanmıştım. İşyerini kamyonet ihtiyacını, hele hele işler o denli açılmışken, gelen giden iş adamlarının “Yaşar bey, hâlâ bu döküntüye mi biniyorsunuz. Artık iyi bir araba alın, görüntü de önemli, fiyatınız yükselir.” diyeceklerini hesaplayamamışım. Tez elden onları da aldık. 
Her ne kadar dükkan dört dörtlük bir görüntüye büründüyse de, biz üçüncü yılın sonuna kadar araç borçlarını güç bela bitirdik.
                                                                                    …
Geldik dördüncü yıla; görünürde hiç borcumuz yok. Eh artık koskoca  üç yıl, sırf yatırım olsun diye, neredeyse adamı yemeden içmeden kesen üç yıl. Artık ortaklığı başlatmanın, yüzde kaçsa o ortaklık payını alıp, biraz para ellemenin zamanı geldi de geçiyor, diye düşünürken, işten çıkarılan işçiler açtıkları davaları kazanmış; dördüncü yıl işçi alacakları için avukatlarla boğuşmakla geçti. Ben işçi filan değil, kelli felli patronum ya, onca borcu ödemek için daha da çok çalışmam gerekti.
Dördüncü yılın sonun geldik; neyse ki işçi alacağından da eser kalmadı. Ben artık tam zamanı, deyip, konuyu açmak için fırsat kollarken, usta benden önce davrandı:
-Otuzunu devirdi hâlâ harçlığını benden alır. İş bulurum üç gün çalışır. Ama sabrın da bir sınırı var. Kira veremezmiş, bir büro aldık, dayadık döşedik. Bundan sonra taş ol baş yar. Benden kuruş yok, dedim. Çalışsın kazansın. Öyle ya, daya döşe, tapusunu da eline ver. Ben koca yıl borç ödeyecekmişim onun umurunda mı?
 
Beşinci yılı da oğlanın borçlarını ödeyerek geçirdik. Onca borcun içinde “Usta bizim ortaklık!” demek yakışık almazdı.  Beşinci yılın sonunda da, yıl boyunca borç ödemekten sersem tavuğa dönmüş adama, “Usta bizim ortaklık işi” demeyi gururuma yediremedim doğrusu.
Hem canım, eninde sonunda ortaklıktır, bol kazançtır bizi beklemiyor mu? Üç beş yıl cepten yedik deyiveririz. Yatırımdır da. Durduk yere kimsenin önüne paraları sermiyorlar.
 
                                                             …
Bu arada altıncı yıldan çok büyük umudum var. Yıl sonunu bile beklemem doğrusu. Artık, ne kredi borcundan, ne yazlık taksidinden, ne de kamyonetin arabanın borcundan eser kalmış; ustanın oğlunun kirasız borçsuz bürosu da cabası. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Gelgelelim, şu dünyada hiçbir şey insanın öngördüğü gibi olmuyormuş; “Görüşmenin tam zamanı. Artık şu işi görüşelim.” diyeyim, derken her zaman olduğu gibi, ayaklarımı suya erdiren yeni bomba patladı. Ustanın kızına görücü gelmiş. Usta, günde kırk iki kez “Bu devirde kız gelin etmek!” diye diye öfleyip pöflemeye başladı.
 “Yahu usta, burası Yunanistan mı? Niye sıkılıyorsun. Bizim memlekette neredeyse tüm gideri oğlan evi yapar, sıkılırsa o sıkılır” diyecem, diyemiyorum. Kendi ağzımla itiraf etmiş olacam; ya ekmeksiz oğlan bir de evlenmeye kalkarsa, alimallah borcunu beş yıl bitiremeyiz.
Neyse altıncı yılı da kızın çeyizini tamamlamakla geçirdik.
                                                 …
Tabi, daha fazla çalışıyoruz. Benim haftalık sigorta primine bile yetmez hale gelince bir ek iş bulup geceleri de çalışmaya başladım. Ortaklık başlayınca bol bol paralar gelmeyecek olsa, durumum çekilecek gibi değil.
Bu arada, ekmeksiz oğlan, artık yaşının geldiğini fark etmiş, o evlendi; neyse ki korktuğum kadar olmadı. Yedinci yıl, oğlana alınan dairenin borcundan, ev eşyasından, düğün giderlerinden eser kalmadı.
Usta bir de muştu verdi: Kızın kayınpederi oğluna ev alıp ustamı rahatlamış. Meğer kıza ev alınması da sıradaymış. İşte bunlar da, zamanında verilmiş sadakaların yayarları.
                                                              …
Ustamın ekonomik durumu açısından söylüyorum; artık ne bir kuruş borcu var, ne bir eksiği. Öyle olmasına öyle de, benim için de bıçak kemiğe dayandı. Şaka maka, sekizinci yıla ayak bastık. Kredi borcudur, yazlık taksididir, araba değiştirmedir, kamyonettir, kıdem tazminatı dır; oğlana iş kur, bürosu evi, kızın çeyizi; bittim, desem, abartmış olmam. Haftanın başında oturacam karşısına, “Usta” diyecem, “Durum böyleyken böyle. Şu ortaklığı başlat artık; ben de ortaklığımın yüzde kaç olduğunu bileyim, üç beş sebepleneyim, yaşadığımı hissedeyim.” Öyle ya, yaş geçiyor. Yedi yıldır sözlüyüm, kızı “Usta işe ortak edecek, iyi para kazanacağız, evleneceğiz, diye oyalıyorum. Yoksa, ben kırk yıl beklesem ustanın eksikleri bitmeyecek; bitse de yenileri hortlayacak.
Pazartesi oldu usta henüz ortalıkta yok. Ben kuruluyum ya, söyleyeceklerimi içimden yineleye yineleye çalışıyorum. Usta öğleye yakın kapıda belirdi. Yüzü bir tuhaf. Onu hiç böyle görmemiştim, sanki bir şeye çok üzülmüş gibi.
Hal hatır sordum, iyi değilmiş. “Hasta sair mi var usta?” dedim, hasta filan yokmuş; hasta olsa ne olacakmış ki, götürürmüş doktora, iyileşirmiş. Durum daha kötüymüş. Ben çok üsteleyince, anlatmak zorunda kaldı:
-          Mehmetciğim, yengen hamile.
-         
                                                               …
En sonunda bunu da mı yapacaktın Yaşar usta! Nasıl baş ederiz? Bunun zırt pırt kontrolü var, yeni moda çıktı sezaryeni var,  beşiği var bebek odası var, maması var bezi var. Hastalığı ustalığı. Bitmedi, altısında okula başlayacak. Okul giderinin üstüne dershane zorunluluğu var. Üstüne cep telefonu, bilgisayarı. Say babam say…
Ömür yetmez.