Kültür Sanat:
Gelecek kuşakları koruma adına, kötü örneklerin üzerine cesaretle gidelim

Merhaba. Bir süre önce paylaşmış olduğum aşağıdaki yazımı tekrar paylaşıyorum. Çünkü ele aldığım sosyal konuların sıkıntısını hepimiz (yaşayan ölüler hariç) çekiyoruz. Nereye kadar çekeceğiz ?

Mevcut sıkıntılar azalacağı yerde, her geçen gün çoğalıyor. Çoğaltan kim ? Kendini görmeyen, kendini bilmeyen, yani inancı, ahlakı, terbiyesi, vicdanı eksik olan ya da donanımları hasar gören bazı zavallı insanlar. Onlar, sanki çevrelerini ve dünyayı incitmek, kirletmek, sonuna kadar sömürmek üzere doğmuşlar ve toplumda sorumsuzca yaşıyorlar. İnsan olmanın gerektirdiği ilkeleri hiç önemsemeden, hiç düşünmeden, hiç uygulamadan çekip gidecekler.

Dostlar. Lütfen istirham ediyorum. 5 dakikanızı ayırıp, yazımı okuyunuz. Bizim durumumuz, bizim karnemiz maalesef budur ve olumsuzluklar hep böyle sürdürülemez. Güzel değerleri öne çıkarmalıyız, engellemelere rağmen yaşatmalıyız ki, yazımda belirttiğim çirkin alışkanlıklar, yer bulup, zemin bulup, kökleşmesinler. Şımarmasınlar, kudurmasınlar. Erdemli, masum insanlara musallat olmasınlar. Yaşama sevincimiz, üretme sevincimiz kırılmasın. Kırılmamalı ama birileri tarafından, bir biçimde, itina ile kırılabiliyor. Üzülüyorum.

Gelecek kuşakları koruma adına, kötü örneklerin üzerine cesaretle gidelim. Uyarılması gereken bazı insanları kibarca uyaralım. Belki utanırlar. Belki mahcup olurlar. Belki değişmek için gerçekten çaba gösterirler.

Ünlü Fransız yazar Honore de Balzac ’ın şu sözünü unutmayalım :

- İnsan ; göre göre göre, yapılan bütün kötülüklere alışır. Yapılanları boş verir. Kötülükleri onaylamaya başlar. Sonunda kendisi de yapar … Hiç durmadan, utanç verici ve sonu gelmeyen uzlaşmalarla lekelenen ruh ; pörsür. Asil duyguların ve düşüncelerin zembereği paslanır. Bütün zıvanalar kontrolden çıkar, kendi kendine döner durur. Daha sonra insanın karakter yapısı gevşer, yozlaşır.

KAYBEDİLMİŞ İNSANLAR HAKKINDA

Efendim, rastlamış, okumuş olabilirsiniz ; önceki yazılarımda, öğrencilerimizin, gençlerimizin edindikleri ve rahatça sürdürdükleri alışkanlıklar konusunda, onların genel gidişatları konusunda geniş yorumlarda, sert eleştirilerde bulundum. Örneğin : Aşırı motosiklet kullanımı, aşırı cep telefonu kullanımı, kuruyan ekmeklerin çöpe atılması, abartılı dövmeler ya da saçma sapan takılar.

Keşke bunları yazmak zorunda kalmasam ama yazmam, belirtmem gerekiyor. Anormalliklerin, kapitalizm etiketli yozlaşmaların tümü gerçek ve içimi acıtan şeyler.

Ebeveynler olarak, gençlerimizin hastalıkları, sorumsuzlukları için, çözüme yönelik, tedaviye yönelik, düne göre daha fazla düşünmeliyiz ama düşünmediğimiz anlaşılıyor.

Elbette bütün düşüncesizliklerin bir bedeli, bir sonucu olacaktır.

İleri yaşlara ulaşan bazı insanlarımızın da - bazı emekliler - birçok alanda dikkatli, titiz davranmadıklarını, dahası, yeterince olgunlaşmadıklarını, başlattıkları ve katıldıkları olaylarda masum olmadıklarını anladığım zaman çok üzülüyorum.

Kabul edelim ki, günü yaşıyoruz. Günü, mantığımızla, ellerimizle yüceltmiyoruz, kirletiyoruz.

Bu arada, tarihsel değerlerimizden, sorumluluklarımızdan uzaklaşıyoruz.

Uzaklaşma, yabancılaşma, kaskatı bireycilik. Ardından narsizmin merkezine doğru gözü kapalı yolculuklar. Aptalca.

Sürüklenmenin de bir sonu olmalı. İşte o son, acı son.

Baltalayıcı, hasta edici ne varsa ; zaman içinde onlarla kucaklaştık. Bütünleştik. Topluca bedel ödenmesi kaçınılmaz hale geldi.

Dedelerimizden miras kalan eski gemi ne kadar dayanıklı, ne kadar sabırlı ki, çatlamadı, ortadan ikiye bölünmedi. Fakat esnekliğini, konumunu sürekli koruyacak değil. Günün birinde her şey dağılabilir.

Önümüzdeki 5 yıl çok kritik - devletimiz, halkımız ve diğer bölge halkları açısından -. Başımıza geçirilmek üzere, bilmediğimiz, yeni çoraplar örülüyor. Çoraplar İngiltere ve İsrail tasarımı.

Son çalkantılar, son çöküntüler neleri doğuracak diye düşünüyor muyuz ? Çevremizde dolaşan cahil, maskeli insanların sayıları çoğalıyor. Sevgisizlik zaten korkunç.

Medya, insanları alıp uyuşturuyor, sakat bırakıyor.

Ekranlardaki tartışma programlarında hep aynı isimler. Aynı pencereden, aynı gözlükle bakanlar. Değişen ne ? Düzelen ne ? Onarılan ne ?

Merak ediyorum. Günümüzde hangi emeği, hangi ürünü, hangi hizmeti sevgiyle sunuyoruz ? Bu sorunun yanıtını bulamayabilirim ya da bulduğum yanıt beni sevindirmez.

Rahatsızlık duyduğum başka şey şu : İlerleyen yaşlarına rağmen bazı büyüklerimizin, kendi sevimsiz durumlarını - yaşam tarzlarını kastediyorum - muhafaza etmeleri, yani durumlarında ısrarcı davranmaları.

Örneğin : 70 ’li, 80 ’li yaşlara ulaşan, davranışlarının ve sözlerinin her mekanda, her grupta mutlaka güzel etki, mutlaka güzel örnek oluşturması beklenen, ahlaki öğretiler ışığında, deneyimler ışığında, olgun, kamil, saygıdeğer insan görüntüsü vermesi beklenen insanların, Ortaçağ ’da, dağ başında ergenlik dönemlerini yaşıyor gibi izlenimler bırakmaları.

Peki, bu kadar yaş yaşandığının ne anlamı kaldı ?Nereden nereye gelindi ? Sonuçta hiçbir yere gelinmedi.

İşte yukarıda sözünü ettiğim, diplomalı ve diplomasız büyüklerimizin ; düşünceden, saygıdan, ölçüden, görgüden yoksun, dahası, küfürlü kaba sohbetler gerçekleştirmeleri anlaşılır gibi değil, bağışlanır gibi değil. Yadırganacak, kınanacak bir tarz.

Adam ; bilmem kaç yaşında, bilmem kaç tane ilaç alıyor, bastonla yürüyor, bir ayağı çukurda ama hala aynı. Hala dedikodu, yalan, iftira, fesatlık, kıskançlık, bozgunculuk peşinde. İflah olmaz yıkım araçları gibi aramızda dolaşmakta. İki ayaklı inşaat kepçeleri gibi aramızda dolaşmakta.

Pes diyorum. Bu yaşınızda siz bari yapmayın diyorum - içimden -.

Okunan Ayetlerin, Hadislerin, tefsir kitaplarının onlardaki semeresi, yansıması, toplantılarda kulak verilen birikimli hocaların onlardaki semeresi, yansıması böyle mi olmalıydı ? Camiye gitmeleri, defalarca Mekke ’ye, Medine ’ye gitmeleri, oruç tutmaları onlara güzel duygular, güzel alışkanlıklar kazandırmalıydı fakat yaşamlarında hiçbir değişiklik olmadı. İyiliğe, hayır işlerine yönelmediler. Şükür ve teşekküre yönelmediler. Kafalarında, kendi özel gereksinimlerini karşılamaktan başka hedefler yok. En üst derecelerde para seviciliği var. Paraya tapınma var.

Yüce Allah ’ın onaylamadığı, hoşlanmadığı, yasakladığı, peygamberlerin onaylamadığı, hoşlanmadığı, yasakladığı bütün yanlış işleri bilerek yapıp, o yanlış işleri doğru gibi gösterip, gün içerisinde yakınlaştığı, muhatap olduğu herkese : Dilinin ucuyla,
- Allah ’a emanet, Allah ’a havale, Allah razı olsun, Allah yardımcın olsun
demesini, o adama dair inancın, samimiyetin, erdemin kesin göstergesi sayabilir miyiz ?

İlk anlarda bu gibi maneviyat ağırlıklı sözleri duymak güzel fakat sözlerden, temennilerden öteye geçen, kayda değer bir şey yok. Uygulamalarda tutarsızlıklar, hatta ahlaksızlıklar görülebiliyor. Eksi puan elbette.

Gerçekte, Allah ’sız, dolayısıyla inançsız olan bazı insanların, sokak ortasında Allah ’ı anmaları garip. Ezbercilik gibi. Çünkü Allah ’ın emirlerinin dışında yaşıyorlar zaten
- yukarıda sözünü ettiğim içi çürük, yapmacık insanları kastediyorum -.

Yakalarından usulca tutup, şu soruyu sormak isterdim :
- Her gün her gün,bu roller ne için ? Siz ne ayaksınız ? Elbette toplumdaki saf, temiz, onurlu insanları etkilemek, yeri geldiğinde onları sömürmek için yapıyorsunuz. Yapmaya devam. Yola devam. Yolunuzun sonunda perdeli gözleriniz belki açılır.

Görünen o ki ; yaşamının son gününe, son dakikasına kadar bazı insanların huyları, çizgileri değişmeyecek. Çünkü doyumsuzlukları, taşlaşmış egoları durmuyor, durdurulamıyor, ilahi yasalar dahil, her şeyi saygısızca ezip geçiyor.

Aklı başında ama zavallılık denizlerinde dolaşmayı seven, kartondan yapılmış kayıklarla dolaşmayı seven insanlarımız çok. Haramları, günahları zerre kadar önemsemeyen insanlarımız çok. Vicdanlarını atmışlar, terk etmişler.

Böyle sorumsuz, böyle çerçevesiz insanlarla karşılaştığım zaman gerçekten geriliyorum, moralim bozuluyor. Kafede olsun, lokantada olsun, kütüphanede olsun, aynı masada bulunmayı, yakın bir masada oturmayı, en basit, en küçük şeyleri bile paylaşmayı istemiyorum. Kaçıp gidiyorum.

Muhafazakarlık, dindarlık, Allah Sevgisi, Peygamber Sevgisi, evliya sevgisi, ibadet, zikir ; bir silah, bir reklam, bir gösteriş, bir artı puan sağlama malzemesi haline getirilmemeli. Getiriliyor.

Yüce Yaratıcı, yarattığı insanların yüreklerini biliyor, samimi olanı, olmayanı biliyor. Yaratıcı kandırılamaz ; insan, kendini kandırır ancak.

Değerli dostlar. Şimdi ciddi ciddi bir şey soracağım, çok önemli :
Türkiye ’de emekli insan olmak, yaşlı insan olmak, gün boyunca kahvehanede oturup - mevzilenip -, yoldan gelenin geçenin aleyhinde dedikodu yapmak mıdır ? Abartılı, kasıtlı, eksik, yanlış bilgilerle ve fotoğraflarla doldurulan malum magazin gazetelerinin yönlendirme ve kışkırtmalarıyla, körü körüne, bir siyasi oluşumu yüceltip, bir siyasi oluşumu karalamak mıdır ? Dama, okey, tavla masalarında zaman öldürüp, sonunda oyun arkadaşlarıyla bağıra bağıra tartışmak mıdır ? Allah Aşkına, başka bir şeyiniz yok mu sizin ? Kitap okumak, geziye çıkmak, hayırlı bir girişime destek olmak, bahçeye çiçek dikmek, asker arkadaşına mektup yazmak, müze ziyaretleri, kabir ziyaretleri gibi şeyleriniz yok mu sizin ? Neden yok ?

Yoldan geçenin işinden, arabasından, parasından, saçından, sakalından, kaç kez evlendiğinden size ne ? Kime ne ? Borcundan, nasıl geçindiğinden size ne ? Kime ne ?Evinden, tarlasından, kulübesinden, kümesinden size ne ?Kime ne ?

Bakalım Avrupa ’daki emeklilere. İnceleyelim. Zamanlarını nasıl değerlendirdiklerini görelim. Gördüklerimiz karşısında mahcup olmalıyız ama olmayız.

Adam emekli, emekliliğini yaşıyor - sözde -, kahvehane aboneliğini güncellemiş ve bir hobisi, bir el becerisi zaten bulunmuyor. Mendilini yıkamaktan, patatesini soymaktan, yumurtasını haşlamaktan, gıcırdayan oda kapısının menteşesini yağlamaktan, meyve ağacını budamaktan, biriktirdiği çöpünü dökmekten, lavabosunun sifonunu çekmekten aciz. Yapmıyor. Yapmaya hevesli değil. Evinin her köşesinde, eski gazeteler, sigara izmaritleri. Bakışlarının ve dilinin ayarı, ölçüsü bulunmuyor. Bozuk zihniyetli aynı zamanda. Gözüne kestirdiği esnaf dükkanına vergi memuru gibi, zabıta memuru gibi gidiyor, oturuyor. Daha doğrusu : Kapağı atıyor, o dükkandan saatlerce çıkmıyor. Dolayısıyla dükkana gelen müşterilerin rahat konuşmasına, rahat hareket etmesine engel oluyor. Toplumumuzda böyle insan dolu.

Anlattıklarım, basit bir düşüncesizlik, basit bir fikirsizlik olarak değerlendirilebilir fakat bilinçli yapılıyor ki, çok sakıncalı.

Adam, maddi durumu uygun olduğu halde, çarşıda bir çay ya da bir çorba içmek için, bir gazete satın almak için birkaç lirasına kıyamıyor. Çünkü 1kuruşun bile hesabını hep yapıyor. Cebinde akrep var sanki, eli cebine gitmiyor. Başkalarının ikramını, iyi niyetini, toleransını sömürmeye alışmış. Başkalarının üzerinden dedikodu ve karalama zeminleri oluşturmaya alışmış.

Kendi varlığına saygı duyan, kendi sağlığını önemseyen, genç kuşaklara yol göstericilik yapabilecek kapasitedeki büyüklerimizin uyanmaları, silkinmeleri, bu gibi çirkin örneklerin önüne geçmeleri gerekiyor. Duruşlarıyla mevzilerde lütfen yerlerini almaları gerekiyor.

Bazı emekli ve de sorumsuz insanların :

1 - İçilen alan,içilen mekan neresi olursa olsun, insanlara, çocuklara,öğrencilere göstere göstere sigara içmeyi,nargile içmeyi, içki içmeyi derhal bırakmaları gerekiyor.
2 - Şans oyunları bayilerinde kasap kedileri gibi pineklemeyi, şans oyunlarından medetler ummayı derhal bırakmaları gerekiyor.
3 - Küfürlü konuşmaları, düzeysiz ve ilkel tartışmaları derhal bırakmaları gerekiyor.
4 - İnsafsızca dedikoduları derhal bırakmaları gerekiyor.
5 - Başkaları ile değil, sadece kendileri ile ilgilenmeleri gerekiyor. Sadece kendi davranışları hakkında birazcık kafa yormaları gerekiyor. Yani aynaya yakından bakmaları gerekiyor.

Umarım bakarlar. Yukarıda saydıklarım, yanlış şeyler. Her açıdan yanlış. Bu gibi tercihlerin özgürlükle ilgisi olamaz. Açıklaması, savunması, gerekçesi olamaz.

Demek istediğim : İnsan nerede, nasıl durduğunu bilmek zorunda. İnsan ne aldığını ve ne verdiğini bilmek zorunda.

Düşünmeyi, bilmeyi, sevmeyi, saygılı olmayı başaramıyorsak, yaşamımızın ne anlamı kalır ? Koyun gibi, tavuk gibi, ot gibi yaşarız. Tek farkımız, cebimizde sigara, çakmak, telefon, sayısal kuponu taşımamız olur.

Paralı koyun, paralı tavuk, dayanıklı ot, parlak saman …

Dünyanın bütün altınlarını, bütün paralarını elde etsek bile, o büyük servetler bizi asla insan sınıfına sokmaz.

İnsan ; yaşamına özen göstermeli, yaşının adamı, yaşının kadını olmaya gayret etmeli. Mesleğinin insanı, milliyetinin insanı olmaya gayret etmeli.

İnsan, gereksiz, saçma şeylerden elini ayağını çekerse, uzak durursa, hem kendisi, hem çevresi rahatlar.

Sigaranın çekiciliği, güzelliği, yararı nedir ki ; ömrümüz boyunca onu içelim, cebimizde, çantamızda taşıyalım, baş tacı edelim, tavsiye edelim ?

Hangi sıkıntının giderilmesinde, hangi problemin çözümlenmesinde sigara paketleri insanlara yardımcı olmuştur ya da olabilir ?

Peki, dedikodunun çekiciliği, güzelliği, yararı nedir ki ; nikah töreninde, cenaze evinde, camide, mezarlıkta hiç susmayalım, aralıksız çalışan soğutmalı motor gibi, nefes almadan konuşalım ? 24 saat konuşalım. Konuşuyoruz zaten. Konuşulmaması, susulması gereken mekanlarda bile : Fıs, fıs, fıs. Konuşmaz isek, galiba ölürüz. Toplu ölümler yaşanır.

Bunlar (karalama, iftira, diğer kul hakları) insanı çekiyor, batırıyor. İnsanı gömüyor. Gömdüğü yer : Değerleri bilerek katleden, bunlardan keyif duyan katillerin bekleme mekanları olan Cehennem Azabı. Orada - o boyutta - kimlerin, nasıl, ne kadar süre misafir kalacaklarını Diriliş Günü ’nde Yüce Allah takdir edecek.

Sık sık kendime sorarım :
- Oğlum, hayat iş olsun diye mi yaşanıyor ? Dünya iş olsun diye mi yaratılmış ? Sistem iş olsun diye mi kurulmuş ? Hayır. Öyleyse kendi hatalarını düzelt. Geç olmadan, ölüm kapını çalmadan başar şu işi.

Bilim adamları tarafından sonsuzluğun da bir sonu olabileceği düşünülmeye başlandı. Çünkü yaratılan her varlığın, uzun ya da kısa biçilmiş bir ömrü var.

Ölümsüzlük, bence en gereksiz hayal. Bizler sadece önümüzdeki gerçeklerle ilgilenmeliyiz. Görevlerimize yoğunlaşmalıyız.

Şaşırıyorum, donup kalıyorum : Adam, yaşadığı yerde hacı olarak biliniyor, uzun sakalıyla, düzgün elbisesiyle beş vakit camiye gidiyor koşa koşa. Namazlarını aksatmıyor. Tamam. Güzel. Fakat kıyafetin, ayakkabının dışında yaşamına çeki düzen verme gibi bir kaygısı yok. Zaaflarını kontrol etme gibi bir kaygısı yok. İyilik yapma, birini onurlandırma, birinin acısını hafifletme gibi bir kaygısı yok. Oğlunun, kızının, akrabalarının yaşamları sefil, laçka. Duyuyor, görüyor, biliyor ama düzeltmek için hamlesi, müdahalesi yok. Kul Hakkı ’na saygı göstermiyor. Kurban Bayramı ’nda kestiği kurbanın etini kendisi ile evindeki birkaç insan yiyor, evinin balkonunda bol dumanlı ızgarasını yapıyor, kalan etleri daha sonra tüketmek üzere buzdolabına diziyor. Diyor ki : İşlem tamam. Bu tür işlerde her zaman pişkin davranıyor, bencilliğini sergiliyor. Kurbanın derisini ise, gizlice satıyor. Çünkü gelen para, nereden gelirse gelsin, onu acayip neşeli, mutlu ediyor. O gece rahat uyuyor, gazlarını rahat çıkarıyor. İkide bir, arabasının sağına, soluna, lastiklerine bakıyor. Peki, bu insanın amel defterine kurban sevabı yazılmış mıdır ?Bilmiyorum. Bilemem. Kimse bilemez. Fakat ortada bir samimiyetsizlik olduğu çok açık.

Böyle ruhsuz insanlara, ben insanım diyerek toplum içinde gezen safralara birer tane kuşe kağıda basılmış, özel Bencillik Sertifikası sunmak isterdim - hayalim -. Büyük olasılıkla, almayı reddederlerdi. Üzerime yürürlerdi. Delirdiğim düşüncesini yayarlardı. Benden davacı bile olurlardı.

Geçmişte, Viyana ’dan misafir gelen bir profesör sohbet sırasında dedi ki :

- Dünyada Türkler kadar çok sigara içen, sigaraya saldıran bir toplum görmedim. Ürkütücü manzara. Türkiye ’de sigaraya karşı büyük düşkünlük olduğu kesin. Çevrenize bakın ; genci, yaşlısı, kadını, erkeği sağlığını hiçe sayarak sigara içiyor. Aşırı sigara tüketilmesi nedeniyle nefes darlığından, mide, kalp, damar ve özellikle kanser hastalığından geçilmiyor. Sigaranın riski, tiryakilerin umurunda değil. Günde 1 paket sigara içen 25 yaşındaki insanın ömrü en az 4 yıl kısalır. Tek bir sigara ; insanın ömrünü en az 25 dakika kısaltır. Ortalama yaşamın 75 - 80 yaşına kadar uzadığı sanayileşmiş, teknolojisi gelişmiş ülkelerde sigara içen kişilerin 65 yaşından önce can verme tehlikesi ÜÇ KAT arttı. Türkiye ’de yeni tehlike şu : Özenti sonucu genç kızlar, kadınlar arasında sigara içimi giderek yaygınlaşıyor. Rakamlar ortada. 20 yıl öncesine göre, BEŞ KAT artış var. Sigaraya bağlı ölümler, trafik kazalarından daha feci. A. B. D. Ulusal Kanser Enstitüsü ’nün son araştırmasına göre, ki bilgi çıktılarını burada çantamda taşıyorum, tütün ve dumanında 4 binden fazla zehirli madde bulunuyor. İnsanlık, toplumlar bu beladan kurtulmak zorunda.

Emeklilerin - iş sahibi olanlar, sanatsal uğraşıları olanlar hariç -, yaşamlarının son yıllarını bomboş geçirmeleri, sevimsiz işlere dalmaları, saplanmaları hoş değil. Sigaraya, içkiye, kumara sığınmaları - yapışmaları - hoş değil. İşte bu sakat durumlar onların cephesinde iticilik, kötü örnek oluşturmakta. Fırsat verilmemeli ama o insan - o büyüğümüz - boşluğunu, eksikliğini, hatasını göremiyorsa, düzeltemiyorsa, görmek ve düzeltmek istemiyorsa, kredisini her geçen gün bile bile bitiriyorsa : Sanırım yapılacak hiçbir şey yok, söylenecek kısa cümle bile yok.

Aklıma gelen bir anonim sözü aktarmak istiyorum. Söz ; kısa, anlayan insan için, ilginç, dokunaklı.
- Kendi düşen ağlamaz. İki gözü birden çıkar.

Bilen bilir. Büyüklerimi severim. Uzun yaşamalarını isterim. Sırtımda taşırım. Büyüklerimin gülümsemeleri, sohbetleri, duaları önemlidir.

Fakat bazı büyüklerim - yaşları, cinsiyetleri fark etmiyor - ; küçük dünyalarında, küçük oyunlar oynadıkları, temiz ortamları karartmayı becerdikleri için, daha doğrusu, yakışıksız günlük meşguliyetlerinden dolayı onlara katılmıyorum.

İnsanların kötü alışkanlıkları (örneğin : Yalan, iftira, haksızlık, aşağılama, hakaret) çevrelerine dayatmaya hakları yoktur ama böyle bir hakkın kendilerinde olduğunu düşünüyorlar. İnce ruhlu insanlara da uzaklaşmak, mesafeli davranmak düşüyor. Çünkü karşısındaki insan değişmeyecek, karakterinin, yaşam tarzının en nazik biçimde bile eleştirilmesine izin vermeyecek.

Düşündüm, karar aldım ve uzun yıllar arkadaş bildiğim birkaç insanı hayatımdan çıkardım. Kurtuldum. Onlar ayrı gezegende, ben ayrı gezegende şimdi. Çünkü eksileri artılarını götürdü. Çünkü kötülükleri iyiliklerini bastırdı, ezdi. Direndim fakat yoruldum.

Arkadaşlıklarda depreme bağlı ortaya çıkan siyah çatlakların birleştirilmesi, yapıştırılması pek mümkün olmuyor.

İçtiği sigaralar nedeniyle gece - gündüz öksüren, sigarayı bırakmayı düşünmeyen, tedavi olmayı düşünmeyen, kendine ve çevresine adeta işkence eden ağabeylerimi, amcalarımı, dedelerimi, ablalarımı, teyzelerimi, ninelerimi yargılayıp dışlamıyorum - özel yaşamları, özel tercihleri - fakat onlarla kaynaşmak, onların ellerini öpmek içimden gelmiyor.

Dakikada bir, bilerek yola tüküren insana uyarıcı bir şeyler söylemeye insanın dili varmıyor. Saygısızlığı meslek edinmiş. Özür dilemek gibi bir meziyeti yok.

Neden bazı insanlar, sisli havalarda, aykırılığın gölgesinde yaşamak üzere, soğuk varlıklara dönüşmek isterler ? Neden kendilerine karşı açık sözlü, dürüst olmazlar. Kaybedenler kimler ? Onlar. Ölmeden ölenler, ölmeden mezara gönüllü girenler kimler ? Onlar.

Düşünemeyen, düşünmek istemeyen insanları kastediyorum.

Ağır doğru bir tanımlama gerekirse : Mağara ürünleri gibi, o insanların kafalarının içinde, insanca yaşamaya izin vermeyecek kadar SIKIŞTIRILMIŞ SAMANLAR var.

Saman deposunda güzel bir şey aramak, güzel bir şey keşfetmek, komple samanlığı farklı bir zemine taşımak en zor iş. Belki de mümkün değil. Çünkü o insanlar, kendini tanıma, kendi hatalarını aza indirme eğiliminde değiller. Güneş, ışık, aydınlık onları tedirgin ediyor, korkutuyor. Sorgulanma ihtimali onları tedirgin ediyor, korkutuyor. Fakat korkular, gerçeklerin üzerini örtmüyor. Örtmez.

Gerçekler, her şeye rağmen, her zeminde çırılçıplak duruyorlar. Yaşıyorlar. Yaşadıklarını özgürce haykırıyorlar.

Dileyen kendini görebilir. Dileyen kendini görmek istemeyebilir, başını çevirebilir. Dileyen de bilerek daldığı kendi okyanusunda boğulabilir.

Ünlü Michael London ’ın bir sözü ile yazımı bitiriyorum.
- Daha hayatımız başlarken, biri bize, ölmek üzere olduğumuzu söylemeli. İşte o zaman hayatımızın her saniyesini dolu dolu yaşarız.Yapmak istediğimiz güzel şey ne ise, şimdi yapmalıyız. Yarınların sayısı çok değil. Yarınlara ulaşmak garanti değil.

Saygılarımla

Yazan ve paylaşan - Şair Hüseyin Evcil

Copyright
Tyrannos Edebi Ürünler / Tire

22 Temmuz 2019

Anahtar Kelimeler

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner169

Fata Zaferi Anıtı’nın açılışı yapıldı
Tire’deki Yunan kuvvetlerine karşı kazanılan ilk büyük askeri zaferin 100. yıl dönümünde, Fata Zaferi...

Haberi Oku